
Leasing, proje finansmanında uzun yıllardır kullanılan bir araç olmasına rağmen hâlâ çoğu şirkette dar bir çerçevede değerlendiriliyor. Genellikle krediye alternatif bir finansman yöntemi, nakit akışını rahatlatan bir çözüm ya da belirli muhasebesel avantajlar sağlayan bir enstrüman olarak ele alınıyor. Oysa bu yaklaşım, leasing’in proje finansmanındaki gerçek rolünü büyük ölçüde ıskalıyor.
Leasing, bir finansman tekniğinden çok daha fazlasıdır. Doğru okunduğunda, yatırımın nasıl hayata geçirileceğini, risklerin nasıl paylaşılacağını ve finansörün projedeki pozisyonunun nasıl şekilleneceğini belirleyen yapısal bir karardır.
Leasing çoğu zaman geleneksel krediler ile doğrudan karşılaştırılarak değerlendiriliyor. Tartışma genellikle faiz oranı, vade ya da aylık ödeme tutarı gibi parametreler üzerinden ilerliyor. Bu bakış açısı, leasing’i yalnızca “daha ucuz mu, daha pahalı mı?” sorusuna indiriyor. Oysa proje finansmanında asıl kritik soru bu değildir. Asıl soru şudur: "Bu yatırım hangi yapısal çerçeve içinde finanse edilmeli ve yönetilmelidir?"
Leasing, bu çerçeveyi belirleyen temel unsurlardan biridir. Bu nedenle leasing kararını yalnızca maliyet karşılaştırmasıyla ele almak, resmi eksik okumak anlamına gelir.
Son yıllarda proje finansmanı kararlarını etkileyen dinamikler köklü biçimde değişti. Yüksek faiz ortamı, likiditeye erişimde seçicilik, yatırım kararlarında hız baskısı ve finansörlerin bilanço kapasitelerini koruma ihtiyacı; finansman yapılarını daha esnek ve modüler hale getirmeyi zorunlu kılıyor. Bu yeni ortamda leasing, yatırımın zamana yayılmasını, özkaynak kullanımının daha dengeli planlanmasını ve belirli risklerin proje dışına taşınmasını mümkün kılabiliyor. Dolayısıyla leasing, yalnızca “Nasıl finanse edilir?” sorusuna değil, “Yatırım nasıl yapılandırılır?” sorusuna da cevap veriyor.
Proje finansmanında leasing’in sunduğu değer, doğru bağlamda ele alındığında iyi anlaşılabilir. Bilanço yönetimi açısından, leasing finansörlerin finansal esnekliğini korumasına katkı sağlayabilir. Nakit akışı açısından, yatırım harcamalarının proje ömrüne daha dengeli yayılmasına imkân tanıyabilir. Risk yönetimi açısından, varlık ve teknoloji kaynaklı belirsizliklerin etkisini sınırlayabilir. Uygulanabilirlik açısından, özellikle zaman hassasiyeti olan yatırımlarda daha hızlı hareket edilmesini sağlayabilir. Ancak burada kritik bir nokta vardır. Leasing’in değer yaratması, kendiliğinden gelişen bir durum değildir. Değer, leasing’in doğru projede, doğru kurguyla kullanılmasından doğar.
Leasing her proje için uygun bir çözüm değildir. Uzun vadeli, öngörülebilir nakit akışına sahip ve düşük belirsizlik içeren projelerde klasik kredi yapıları daha rasyonel olabilir. Leasing’i değerli kılan şey, onun “her durumda kullanılabilir” olması değil; belirsizliğin yüksek olduğu projelerde sağladığı esnekliktir. Bu nedenle leasing kararının, standart bir refleksle değil; projenin risk profili, yatırım takvimi ve finansörün stratejik öncelikleri birlikte değerlendirilerek verilmesi gerekir.
Önümüzdeki dönemde proje finansmanında fark yaratan şirketler, yalnızca finansman maliyetine odaklananlar olmayacak. Farkı yaratanlar; finansmanı, yatırımın yapısal bir parçası olarak ele alabilenler olacak. Leasing’i doğru okuyan şirketler:
Bugünün belirsiz finansman ortamında leasing, doğru kullanıldığında, yalnızca alternatiflerden biri değil; aynı zamanda stratejik bir kaldıraçtır.